Meryem Yavuz ile ismen birbirimizi biliyorduk, eminim aynı ortamlarda da bulunmuştuk pek çok kez ancak tam bir tanışma ve sohbet etme fırsatımız hiç olmamıştı. Sonunda uzun soluklu bir sinema etkinliğinde karşılaştık. Kendisi, sinemamıza emek vermiş, kaliteli işlere imza atmış bir görüntü yönetmeni. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden. İlk çalıştığı film “İki Çizgi” Venedik Film Festivali’nde uluslararası prömiyerini yapmış. “Kumun Tadı” ve “Toz Bezi” gibi önemli yapımlarla da görüntü yönetmeni olarak adından söz ettirmiş. İmza attığı “Road to London” filmi ise, dünyanın en prestijli görüntü yönetmenleri festivali olan Camerimage’da gösterilmiş. “İşçi Filmleri Festivali Emek”, “Bilge Olgaç Başarı” ve “IFSAK Yılın Sinemacısı” ödüllerinin sahibi olmuş, sinematografi üzerine üniversitelerde dersler vermiş. Hâlihazırda atölyeler yapmaya devam ediyor.
Beni tanıyanlar bilir, ben aslında kadın yönetmen, kadın kameraman ya da kadın kurgucu kavramlarından pek hoşlanmam. Çünkü sinemada cinsiyet değil, sanat ve yetenek konuşmalıdır. Ancak elbette, kadın olmanın getirdiği özel avantajlar ve zorluklar varsa bunları da göz ardı etmemek gerektir. İşte bu minvalde bir sohbetin içinde, Meryem’e sorular sorarken buldum kendimi ve bu sohbete sizi de katmak istedim.
Görüntü yönetmeni olarak çalıştığın projelerde en çok hangi unsurlara dikkat ediyorsun?
Yeniliğe! Hikâyesinde, karakterinde, kentinde, sinemasında… Yol arkadaşlarıma, yönetmenime… Sonra, sinemada deneyim önemlidir malumunuz; yeni bir teklif daha önce yaptıklarınızla ilişkilidir genellikle. Hâlbuki ilgimi daha önce yapmadıklarım daha çok çekiyor. Yolu bilmemenin gerginliği heyecanımı perçinliyor. Tabii ki merak etmediğim ya da inanmadığım bir hikâyeyi iyi anlatmanın yolunu arasam da bulamam diğer taraftan, hislerimle ve düşüncelerimle örtüştüğü yerleri olmalı hikâyenin. Her ne kadar hayatımı sinemayla kazanıyor olsam da, sinemacılığı iş, birlikte çalıştığım insanları iş arkadaşlarım gibi görmüyorum. Günlerce yol yapacağım, sabahlara kadar sohbet edeceğim, krizlerle birlikte boğuşacağım kaderdaşlarım onlar.
Sinemanın kolektif bir sanat olduğunu ne güzel ifade ettin. Aslında bu bir yaşam biçimi işini senin gibi tutkuyla yapanlar için. Teknolojinin sinematografi üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsun?
Heyecanla. Her geçen gün film yapmakla ilgili seçenekler çoğalıyor. Daha ekonomik yollarla hiç de fena olmayan bir kaliteye erişebiliriz çok yakında. Hem de doğaya daha az zarar vererek. Örneğin VR teknolojisi sayesinde çekim için seyahat etme gerekliliği azalıyor ya da yapay zekânın yardımıyla az sayıda insanla kalabalıklar yaratılabiliyor. Bu, daha az masraf ve daha az atık demek. Bu ayrıca bizim gibi kaynaklara ulaşmakta zorlanan ama içinde taşıdığı hikâyeler dolup dolup taşan sinemacılar için fırsat gibi görünüyor. Lakin daha çok üretebilmek, onu kolaylıkla dağıtabilmek anlamına gelmiyor. Burada bir soru işareti var. Dağıtımla ilgili gelecekteki engelleri görmeye çalışıp erkenden çözümler üretmek gerek.
Türkiye’de tırnak içinde söylüyorum “kadın görüntü yönetmeni” olmak hele ki ilklerden olmak nasıl bir şey? (Avantaj-dezavantajlar, beklentiler ve ön yargılar, başarı, başarısızlık, erkek ve kadın yönetmenlerin tavrı, ekibin tavrı, ödül sistemi, festivaller, kadına pozitif ayrımcılık…)
Kolay değil. Bağımsız sinemacı bir kadın olmak kolay değil. Görüntü yönetmeni olmak belki biraz daha zor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. Bir kere mesainizin bir kısmını bu işin altından kalkabileceğinize dair etrafınızdakileri inandırmak için harcarsınız. Hata yapma lüksünüz yoktur, her açıdan kusursuz olmanız beklenir. Üstelik kusur sanatsal bir değerken… Genellikle yardıma ihtiyacı olanlar, henüz başlayanlar, bütçesi sınırlı olanlar size başvurur. Yaratıcılığınız bulduğunuz çareler, aldığınız risklerle şekillenir. Bütçe yükseldikçe sizin getirdiğiniz ekonomik çözümler iş bilmezliğiniz ya da deneyimsizliğinizle ölçülür. Siz teknolojiye ya da zamana ve bütçeye erişemedikçe kendinizi tekrar eder ve gelişemezsiniz. Üstelik pek çok kadın gibi görünmeyen bir bakım emeğiniz vardır. Az kazandıkça işleriniz artar. Bu bir kısır döngüye dönüşür. Maalesef bunlar gerçeklerin bir kısmı. Diğer taraftan size duyulmayan güven sizi daha çok okumaya, seyretmeye, düşünmeye teşvik eder. İşinizin dışında sizinle aynı şeylere maruz kalanlarla birlikte bir mücadele yürütürsünüz. Gerçi hiç şikâyetçi değilim. Eşitlik ve çeşitlilik için verdiğimiz mücadele hayattaki dayanaklarımdan biri, getirdiği farkındalığa minnettarım.
Kadın görüntü yönetmeni olarak adeta “iki kat iyi olmalısın” mottosuyla yaşamak nasıl bir baskı! Fakat bu zorluklardan güç devşirmen ilham verici. Dünyadaki kadın görüntü yönetmenleriyle iletişim ve dayanışma halinde olduğunu biliyorum. Onlar neler anlatıyor meslekleri ve sektör hakkında?
Benzer şeyler. Hindistan’dan Arjantin’e… Meslektaşım olan kadınlarla hikâyelerimizin benzer olması tesadüf değil. Bu evrensel bir politika. Yavaş da olsa mücadelemizin meyvelerini veriyor ama. Bir arada mücadelenin etmenin meyveleri müthiş leziz.
Haklısın, zorlukları sadece bu topraklarda ve benzer coğrafyalarda bizler yaşıyoruz sanıyoruz. Doğudan Batı’ya dünyanın her yerinde benzer sorunlar farklı kültürel kodlarla, farklı boyutlarda yaşanıyor. Farklı zamanların ruhlarında, farklı mücadeleler içindeyiz hep. Emek ve mücadeleyle elde edilen her şeyin tadı harika elbette. Bu tadı alman ve ulaşabildiklerine de tattırmaya çalışman ne güzel. Bu zorlu ve rekabetçi alanda motivasyonlarını kaybetmemek ve görüntü yönetmenliği yapmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursun?
Üretmelerini öneririm. Her şeye rağmen yollar bulmalarını. Benim yolculuğum sınıf arkadaşlarımla başladı. Hepimiz çok gençtik. Bir süre sonra ödevlerimiz bize yetmemeye başladı. Hayallerimizi birlikte büyüttük. Çekimler için şehir dışına çıktık, 35mm filmler çektik, ünlü oyuncularla çalıştık. Hem de sıfır bütçeyle. Kapı kapı dolaşırdık. Reklam şirketlerinden arta kalan negatif filmleri toplardık. Işık şirketlerinden randevu talep eder derdimizi anlatır destek isterdik. Biri müsait değilse diğerine giderdik. Birbirimize alan açardık, hataları birlikte göğüslerdik. O anıları hiçbir şeye değişmem, bugün ekonomik krizle boğuşurken de ayrımcılıkla mücadele ederken de onlara sığınırım. İkincisi teknolojiyi çok yakından takip etmelerini öneririm ve entelektüel bir zeminde yorumlamalarını ve ona bir değer katmaya çabalamalarını. En önemlisi kendi hikâyelerine sarılmalarını…